BİR MAHPUSUN ÖZGÜR NOTLARI

SİLİVRİ C9-72

05.03.2018

Tam sekiz aydır mahkeme salonlarında hakkımızı arıyoruz. Dediklerine göre ADALET bu mekanlarda dağıtılıyormuş. Madem hak edene dağıtılıyor, bize de elbet düşer ümidiyle salon salon geziyoruz. Hapiste geçen bir buçuk yılda görebildiğimiz tek manzara bu; Yeşili, kırmızısı ve mavisi eksik, gri bir tablo. En son vardığımız durak ise Silivri Cezaevi Yerleşkesindeki o anlı şanlı, kocaman duruşma salonları…

Tam dört gün boyunca kendimizi o mekanda savunmaya çalıştık. Kulaklarımızda DARBE, SÜBLİMİNAL, TERÖRİST, ÇAĞRIŞIM ve AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET kelimeleri hiç aralıksız yankılandı durdu. Her birisi birer top güllesi etkisinde yaralıyordu yüreğimizi ama ne çare…

Dilimiz ise tutsaklığa bedel gerçekleri haykıracağı anı bekliyordu ümitle. Her ne kadar dinleyen olmasa da yerin de kulağı var derler ya, belki salonun da vardır, belli mi olur? Koltuklar dinler, kürsüler dinler, yerdeki taşlar dinler, dinlemesi gerekenler dinlemese de.

Salon dinliyor mu bilinmez ama mekanın bize söylediği çok şey var. Bu ezici ve gözalıcı kıyafetiyle bize neler fısıldamıyor ki o devasa atmosfer. Ancak duymak için kulak kabartmak şart. İşte size, benim duyabildiklerim ve hatta görebildiklerim.

Toplam yedi sanık müthiş ve amansız bir borbardımanın altındayken salonun ortasında adeta siper almış bir vaziyetteydik.

Şükür ki bunca bombardımana rağmen beni ben yapan özelliklerim dimdik ayaktaydı. Tasarımcı gözlerim hala özgür ve canlı… Donuk bakışlarla da olsa mekanı bir baştan bir başa sürekli süzüyor ve kendince notlar alıyordu. Kalp atışı gibi yaşamsal ve engellenemez bir refleksti bu. Tasarlamak ve tasarlanmış olana eleştirel gözle bakmak.

Birileri yücelerde asıp kesse de hayat devam ediyor yine de, burada zeminde. Eeee, bizim işimiz bu, güzeli aramak ve hep ondan bahsetmek. İşimiz olmaz topla tüfekle ve dahi darbeyle!

Bakınız ne notlar almışım hafızama:

Salonda yedi tane eli kalemli sanığa karşı yetmiş eli silahlı asker var. Eeeee malumunuz, güvenlik önemli. Sorma fırsatı bulamadım, kimi kimden koruyorlardı acaba? Bilemiyorum, belki de sadece dekordu onlar.

Yine de dekor deyip geçmemek lazım. Muhakkak ki ortamın, mekanın, renklerin ve dahi kalabalıkların, sanıkların psikolojisine etkisi vardır. En rahat ve doğru savunmaların yapılabilmesi için bunlar da hesaba katılmalı değil mi? Bu soru biraz havada kalmaya mahkum görünse de sormuş bulundum ben yinede.

Zira mahkeme salonları tam da bunlar gözetilerek şu anki dizaynına kavuşmuş. Evet, bütün bu detaylar gözetilip sanıkların baskı altında tutulmasına karar verilmiş belli ki. Mekanın ve şartların bize söylediği tastamam budur. ‘ Sanıklar rahat savunma yaparlarsa adalet tecelli etmeyebilir, belli mi olur?’

Neden avukatlar sanıklarla göz teması bile kuramayacak kadar uzağa oturtulur bilemiyorum. Hollywood filmlerinde sanıklar avukatlarıyla yan yana oturmazlar mı? Ne sakıncası var bu şekilde savunma yapmalarının? Mevcut oturma düzeniyle sanığa ‘çünkü sen suçlusun’ denmiş olmuyor mu?

En azından oturma düzeni bana bunu fısıldıyor. Dikkatle dinlerse herkes bunu duyabilir.

Tam dört gün boyunca avukatıma derdimi anlatmaya çalıştım ama nafile. O kadar uzak ki konuşmak şöyle dursun göz teması bile kuramadık.

Burası mahkeme salonu ve bunun adı da savunma, öyle mi?

Buna rağmen herkes sırası geldiğinde savunmasını yapıyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. O kocaman, anlı şanlı mahkeme salonuna kısacık savunmalarımızı sığdırmaya gayret etsek de bir türlü muvaffak olamıyorduk. Zira her an sözümüzün kesilmesi, mikrofonun kesilmesi ihtimalinin oluşturduğu baskıya rağmen savunmamızı sürdürmek zorundaydık.

Evet, burası mahkeme salonu ve bunun da adı savunma, öyle mi?

Bir mahkeme salonunun tasarımını eleştirmenin bu kadar ilginç olabileceğini tahmin edemezdim doğrusu. Şimdi paylaşacağım detaylar ancak sanık sandalyesindeyken algılanabilir ve tasarımın çarpıklığının nelere mal olabileceği o zaman tam manasıyla anlaşılabilir.

Gözünüzde canlandırmaya çalışın lütfen; Sanık olarak sizin yeriniz salonun zemini. Sizin dışınızda herkes bir yükselti üzerinde. Sağ tarafta savunma ve sol taraftaki müdahil avukatlar bile size tepeden bakıyor. Şükür ki bunların yüksekliği kafaya takacak kadar fazla değil. Asıl tam karşınızda bulunan hakim ve savcının konumu akıllara durgunluk verecek kadar abartılı. Eğer sanıklar yerdeyse onlar herhalde bulutların üzerinde olmalı…

Sanıklar ile mahkeme heyeti arasında eksik olan tek şey içi timsahlarla dolu bir hendek!…

Mahkeme Heyetinin sağ ve solundaki Yunan sütunları Olimpos çağrışımları yapıyor bende. Bizi yargılayanlara insan üstü nitelikler kazandırma çabasının bir sonucu olsa gerek bu medeniyet parçaları.

Doğrusu ben, hakimlerin yerinde olsaydım o yükseklikte kimi yargılasam daha duruşmanın başında suçlu damgasını vurup süreci kısaltıverirdim. Bunu, zeminde konuşlandırılmış sanığın duyguları da doğrular zaten. İlk kez sanık sandalyesine oturduğumda ‘tamam, be suçluyum’ diye bir ses yankılanmıştı içimde. Bu durum salonun tasarımının telkin ve baskısıyla oluşmuştu.

Evet, burası mahkeme salonu ve bunun da adı savunma, öyle mi?

Hukuk sistemimizin çarpıklıklarına dair o büyük fotoğraftan sadece küçük bir kadraj bu.

Sorular ard arda beynime üşüşüyor. ‘Neden hakimler ve savcı, binanın ikinci katındaki balkondan bizi dinliyor, birkaç basamak yeterince gözdağı verici olmaz mıydı?’

Kadrajımı iddia makamının konumuna kaydırdığımda ise objektifime yansıyan manzara şu; Savcı Olimpos dağının hemen yanındaki kalesinin burcundan düşmanları temaşa ediyor. Altındaki muhkem kale, kendini bilmez tutuklulara yerlerini bildirecek kadar müesses ve sarsılmaz.

Sanık olarak siz zeminde esip gürleseniz bile zirvelere ulaşabilen sesiniz ancak ezik bir nağmeden ibaret oluyor. Hiç unutamıyorum o bakışları. ‘ Ne diyorsun anlayamıyoruz, biraz daha yüksek sesle konuş’ der gibiydiler.

Ayrıca bu tasarım sayesinde savcının iddialarına peşin peşin bir doğruluk bahşedilmiş oluyor kanaatindeyim. Çünkü hakimlerle yan yana ve omuz omuza bir görüntü var.

Evet, burası mahkeme salonu ve bunun da adı savunma, öyle mi?

Doksanlı yıllardı sanıyorum. Memlekette esen demokratikleşme rüzgarından her şey nasibini alıyordu. Bir ara mahkeme salonlarının tasarımının düzeltilmesi de gündeme gelmişti. Yapılacak düzeltmeye göre savcı da zeminde, avukatların karşısındaki masada yerini alacaktı; aynı filmlerdeki gibi… Uzun uzun tartışıldı bu yenilik. Savcının iddia makamı olmasıyla savunmadan ne üstünlüğü olabilirdi ki makamı yükseklerde yüceltilsin. Oysa ki asıl kutsal olan savunma hakkı değil midir? Bir ara sanki buna göre bir düzenleme yapılacak gibi oldu diye hatırlıyorum. Fakat bilinmez bir el yeni tasarımı beğenmemiş olacak ki kırıp geçirdi ne varsa. Sonra bu mevzu birden gündemden düştü. Şimdi eski tas eski hamam ve eski kürsü, bizim salonlar devam ediyor.

Tasarımcıyım ya, elimde değil, eleştiriyorum hangi tasarıma baksam. Bu salonların tasarımı yanlış! Niyetiniz adaletin tam tecelli ettirilmesiyse eğer, tam temelden ve dahi mekandan başlamak lazım değil mi? Görmüyor musunuz, mevcut düzende sanıklar Roma arenalarında aslanlara yem yapılan gladyatörlerden farksız.

Çok zikredilen evrensel bir hukuk kaidesine göre ‘suçu ıspatlanana kadar herkes masumdur’. Öyleyse bütün sanıklara bu çerçevede muamele edilmesi gerekmez mi?

SON SÖZÜM;

Sayın Hakim! Benim bu salon tasarımlarına itirazım var!